Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

16 Haziran 2014 Pazartesi

"Devlet Baba" çocuklarını öldürmeye devam ediyor!





Devlet, insanları koruyan kollayan ve onların güven içerisinde yaşamasını sağlamak için yine insanlar tarafından kurulmuş bir yapıdır. Devlet, koruyucu ve kollayıcı olma özelliğiyle aile içinde babaya karşılık geldiği için özellikle bizim toplumumuzda çoğunlukla "Devlet Baba" olarak nitelendirilir.

Baba kelimesi genel olarak çoğumuza olumlu şeyleri ve iyi babaları hatırlatsa da bir de hayatı çocuklarına zindan eden babalar vardır. Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna'da yarattığı kahramana babası için, "babam benim için hemen hemen hiç mevcut değildi; yalnız 'baba' dedikleri soyut bir kavramın insan şeklinde görünüşüydü" dedirtecekti. Aynı şekilde Yusuf Atılgan da Aylak Adam'da "babam, görürsünüz adam olmayacak bu çocuk derdi. Konuşmazdım. Sevinirdim. Babam adamsa ben olmayacaktım." diyecekti. 

Dün babalar günüydü, Soma'da 'Devlet Baba'nın babasız bıraktığı yüzlerce çocuk babalarının mezarına aldıkları karneleriyle gittiler."Devlet Baba", bir çocuğun hepsi pekiyi olan karnesinin sevincini yaşamasına; bir babanın da bu karneyi getiren evladıyla gurur duymasına izin vermemişti.

Soma'da öldürülen babalar iyi babalardı, "Devlet Baba" ise kötü baba. O, babalardan evlatlarını, evlatlardan ise babalarını alan bir canavar. O, gazetelerde okuduğumuz cinnet geçirdiği için tüm çocuklarını öldüren bir baba. 

Dün babalar günüydü, 15 yaşında öldürdüğü Berkin Elvan'ı mitinglerde yuhalatan "Devlet Baba" bu sefer de Lice'de kalekol protestosunda öldürülen insanlara dikkat çekmek amacıyla Adana'da düzenlenen protestolara "izinsiz" katıldığı için 15 yaşındaki İbrahim ARAS'ı öldürdü. "Devlet Baba" çocuklarını affetmiyor, en ufak itirazda bulunanı hemen öldürüyor. 

"Devlet Baba", çocuklarını öz ve üvey olarak ikiye ayırıyor, üvey evlatlarını öldürürken öz evlatlarının da desteğini alıyor. Gezi'ye kadar tek üvey evlat Kürtler iken Gezi'den sonra öz evlat seküler kesim de üvey evlatlar arasına girdi. Bugün sadece muhafazakarlar öz evlat statüsünde ve bu yüzden de kendilerini güvende hissediyorlar. "Devlet Baba" bir gün onları da üvey evlat statüsüne alıp öldürecek, ancak o gün seslerini çıkaracaklar ama korkarım ki o gün her şey için çok geç olacak.

Babalar gününde bile öldürmekten geri durmayan zalim bir babamız var. Şeytanın Avukatı filminde, "Babasız olmaktan daha kötü bir şey varsa, o da benimki gibi bir babaya sahip olmaktır" şeklinde yer alan bir replik vardı tam olarak bizim durumumuzu anlatıyor. Devletsiz olmaktan daha kötü bir şey varsa, o da bizimki gibi bir devlete sahip olmaktır!

NOT: Sabahattin Ali'den konu açılmışken onun da "Devlet Baba" tarafından 1948 yılında henüz 41 yaşındayken öldürüldüğünü hatırlatmadan geçemeyeceğim.

                                                                               16.06.2014

                                                                               mütecessis seyyah (mtcsssyyh) on Twitter






28 Aralık 2013 Cumartesi

"Yaprak döker bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe"



İki yıl önce bugün Uludere'de, yasaklanan adıyla Roboski'de 17'si çocuk 34 insan katledildi. Roboski'li aileler, iki yıldır adalet bekliyorlar ve adalet hala yerini bulmadı. Hükümet, adaletin gereğini yerine getirip katliamın sorumlularını cezalandıracağına, yapılan katliam için ailelere tazminat ödeyerek bu davanın peşini bıraktırmaya çalışıyor. İnsan hayatının bu kadar ucuz olduğu bir ülkede, devletin tazminatı ödemekte çok da zorlanmayacağı aşikar. "Öldürürüm ama parası neyse onu da veririm" minvalinde bir şeyler geveleyen hükümet'e en güzel cevabı Roboski'li aileler, katliam paralarını almayarak verdiler. Onlar para değil, sadece adalet istiyorlar.

Her konuda üç maymunu oynayan yandaş medya, katliamdan sonra da hiçbir şey olmamış gibi davrandı. Onlara göre mesele sadece bir yanlış anlaşılmadan ibaretti ve öldürülen o insanlar kaçakçılık yaparken örgütün geçiş güzergahını kullandıkları için bu olay yaşanmıştı. Sadece medyada değil, toplumun çoğunluğunda da tepkisizlik konusunda bir uzlaşma söz konusuydu. Kürtler ve ülkemizde hala mevcut olan vicdanlı insanlar haricinde kimse bu duruma itiraz etmiyor, bu durumun korkunçluğunu sorgulamıyordu. 

Katliam'dan üç gece sonra Türkiye, sanki hiçbir şey olmamış gibi coşkuyla yılbaşını karşılıyordu. Havai fişekler patlıyor, insanlar tüm yıl boyunca yaşadıklarını anımsarlarken üç gece önce yaşanan hadiseyi unutmuşlardı. Katliam günü halka haber verip reytingini arttırma gibi bir uğraşa girmeyen  televizyon kanalları yılbaşı gecesi, en ünlü sanatçıları davet ederek birbirleriyle reyting yarışına girişmişlerdi.

"Zulme karşı susan dilsiz şeytandır" diyen dindarlar, söz konusu Kürd'e uygulanan zulüm olunca dilsiz şeytan kesilmişlerdi. O günlerde Hükümet'le arasında herhangi bir sorun olmayan Cemaat, Zaman Gazetesi'nde "Irak sınırında F-16'lar kaçakçıları vurdu:35 ölü" manşetini atarken, Hükümet'le araları bozulduğu için geçtiğimiz günlerde aynı gazete "Uludere, 726 gündür adalet bekliyor" manşetini atacaktı. Dersaneleri kapatıldığı için hükümete etmedik beddua bırakmayan Fethullah Gülen, o günlerde küçük bir başsağlığı ile meseleyi geçiştirmişti.

Gezi direnişiyle beraber "Kürtlerin yıllardır neler çektiğini ancak şimdi anladık" diyenler, katliam döneminde Kürt'lerin neler çektiğini henüz anlayamadıkları için meseleyi bir kınama twitiyle geçiştirmiş ve meydanlara inme zahmetinde bulunmamışlardı. Gezi direnişinden sonra, Kürtler'in yıllardır neler çektiğini anlayan (?) Gezi ruhu, geçtiğimiz günlerde yaşanan Gever katliamına da sessiz kalınca anlaşıldı ki, Türkiye'nin batısındaki bir ağaç doğusundaki bir insandan daha değerliymiş.

Hiçbir zaman destekledikleri partinin yanlış yapmayacağını düşünen AKP seçmenleri ise, "onlar da kaçakçılık yapmasalardı canım" şeklinde bir savunma yapıyor ve ülkenin kaçakçılık yüzünden her yıl milyonlarca zarara uğradığı konusunda nutuk veriyorlardı. Kişi başına ancak elli lira kazanacak olan Roboski'li çocuklar için bu savunmayı yapanlar, yaptıkları yolsuzluklarla ülkeyi milyarlarca dolar zarara uğratan bakan çocukları için tek kelime bile etmeyeceklerdi.


Ulusalcılar var bir de, AKP'nin her yaptığına muhaliftirler ama söz konusu Roboski olunca, herhangi bir muhalifliklerini göremedik. Bu grubun neredeyse tapındığı Yılmaz Özdil vardır, "bu hafta yazı yazamayacam" dediği yazılarını bile sosyal medya'da yüz binlerce insan  paylaşır. Bu derece sever ve tapınırlar. Her gün, ortalama beş twite denk gelen yazılar yazan Yılmaz Özdil, Roboski'den sonra üşenmeden "Sayın kaçakçı" diye uzun bir yazı yazmıştı. Kariyerinin en uzun yazısında kaçakçıları katıra benzetmiş ve haftada 15 bin lira kazandıklarını iddia etmişti. Ona göre de, öldürülen kaçakçılar masum değildi. Sonuna kadar hak etmişlerdi bombalanmayı.

Bu ülke coğrafi olarak bölünmemiş olsa da, psikolojik olarak çoktan bölünmüştür. Aksi takdirde ülkenin batısında coşkuyla yılbaşı kutlanırken doğusunun yasta olması başka türlü açıklanamaz. Acılarımız ve sevinçlerimiz aynı değilse birlikte yaşamanın da hiçbir anlamı yoktur. Acılarımız ve sevinçlerimiz bir olmadığı sürece korkarım ki, bu mutsuz evliliği daha fazla sürdüremeyiz. 

"Bu ne beter çizgidir bu / Bu ne çıldırtan denge.
 Yaprak döker bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe"
  

                                                                       mütecessis seyyah (KapkaraMizah) on Twitter

                                                                       28.12.2013



NOTLAR:

1) Toplumdaki Roboski Katliamı algısının vehametini az çok göstermek açısından Twitter'da 700.000 kişi tarafından takip edilen bir hesabın attığı twiti ve oraya yapılan bir yorumu sizlerle paylaşmadan edemeyeceğim.
A) https://twitter.com/bunsenbeki/status/416721150131986432
(Katliamdan sonra bu tepkiyi birçok kişinin de bizzat ağzından duydum)
B) https://twitter.com/UqurCaqlayan/status/416747504856993793  ("En iyi Kürt ölü Kürt")

2)Zaman Gazetesi'nin önceki ve sonraki manşeti:
 http://galeri8.uludagsozluk.com/426/zaman-gazetesinin-iki-y%C3%BCzl%C3%BCl%C3%BC%C4%9F%C3%BC_549756.jpg

3) Hasan Hüseyin Korkmazgil, "Öyle bir yerdeyim ki" şiiri.
 http://www.antoloji.com/oyle-bir-yerdeyim-ki-siiri/

4)Yılmaz Özdil, "Sayın kaçakçı" http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/19614987.asp

5) Bu yazıda Gezi direnişçileri için yapılan eleştiriyi yine bir Gezi direnişçisinin yazdığını gözardı etmezseniz sevinirim. 













24 Aralık 2013 Salı

"Yolsuzluk yaptım ama sor bakalım niye yaptım?"




Yeşilçam'ın klasiklerinden olan Banker Bilo filmini bilmeyenimiz yoktur. Bilo, saf-temiz ve iyi niyet timsali bir köylü çocuğudur; Maho ise, köyünden İstanbul'a göç edip orada her türlü hinliği ve üç kağıdı öğrenen biridir. Film boyunca üç kağıtçı Maho'nun, Bilo'yu nasıl aldattığı anlatılır. Bilo, kazık yediği hemşehrisinin yakasına yapışıp hesap sorarken her seferinde "yaptım ama sor bakalım niye yaptım?" sorusuyla karşı karşıya kalır. Bilo "soruyorum ulan, niye yaptın?" dediğinde Maho, olayları uzun uzadıya anlatır, altından girer üstünden çıkar ve suçlu olduğu halde kendisini suçsuz-günahsız gösterir.

Son yıllarda ülkede yaşadıklarımız da bu filmden pek farklı sayılmaz, bir şeyler oluyor ama biz, hesap soramıyoruz. Hesap sormaya kalktığımızda ise Banker Bilo filminde Maho'nun yaptığı gibi, "yaptım ama sor bakalım niye yaptım" şeklinde bir savunmaya maruz kalıyoruz. Hükümet'in savunması bittiğinde hesap sorduğumuz için ne çapulculuğumuz kalıyor ne de vatan hainliğimiz. Hükümetin yaptıklarının arkasında gizli olan iyi niyeti, Türkiye'yi Ortadoğu'nun lideri yapacak stratejiyi ve uluslararası dengeleri anlayamadığımız için her seferinde suçlu yine biz oluyoruz. Usta bir şey yaptıysa bu muhakkak Türkiye'nin ve milletin lehinedir, bizim kafamız böyle ince işlere çalışmaz ama bu böyledir. Usta ki, on bir yıldır ülkeyi yönetiyor, devlet yönetiminde deneyimi çok yüksektir, onun yaptıklarına bizim aklımız ermez.

Sevenleri Erdoğan'ı sadece Başbakan olarak değil, bunun yanında çok mübarek bir zat olarak da görüyorlar. Egemen Bağış, Erdoğan'ın doğduğu şehirleri mübarek ilan etmişti. AKP Aydın il başkanı daha da ileri giderek Erdoğan'a peygamber benzetmesi yapmıştı. Son günlerde de sosyal medya üzerinden yüzlerce kişi Erdoğan'ı "Allah'ın yer yüzündeki gölgesi ve halifesi" ilan ediyor. 

Başbakan, son günlerde belgeleriyle ortaya çıkan yolsuzluk meselesini hiç reddetmedi, dikkatleri hep milli irade, zamanlama ve paralel devlet yapılanmasına çekerek lafı geçiştirdi. Kendisine bu kadar olağanüstü özellik atfedilen bu kişi bir gün çıkıp "yaptık ama bir sorun bakalım niye yaptık" dedikten hemen sonra "biz yolsuzluk yaptıysak da bunu millete hizmet için yaptık" derse buna gözü kapalı inanacak insanlar var çünkü onun yaptıklarına akıl sır ermez. Usta yapıyorsa bir bildiği vardır. 

Biz yönetilenler Bilo gibi saf, yönetenler de Maho gibi hin olduğu sürece sırtımıza çok binilecektir. Neyse ki, film'in sonunda Bilo her şeyin farkına varır ve hayatı boyunca Maho'dan yediği tüm kazıkların öcünü alır. Bir gün halk'ın da Bilo gibi her şeyin farkına varması ve kendilerini sömüren Maho'lardan kurtulması dileğiyle.


                                                                    mütecessis seyyah (KapkaraMizah) on Twitter

                                                                    24.12.2013



KAYNAKLAR:  1) Banker Bilo özet:  http://www.youtube.com/watch?v=b-wZ-1Bxgm0
2)Egemen Bağış haberi: http://www.haberturka.com/haber.php?haber_id=95131
3)Peygambere benzetme haberi: http://yenisafak.com.tr/Politika/?i=239416
4) Halife ilan eden twitlerden birkaçı:       https://twitter.com/BeyhanDemirci/status/415092497007017984 /
  https://twitter.com/BeyhanDemirci/status/414839853952794625

                                                                    

                                                                  



19 Aralık 2013 Perşembe

"Türkiye'de her şey olabilirsiniz ama bir tek şey olamazsınız, rezil olamazsınız!"




Birkaç gün önce hepimiz güne yeni bir operasyon haberiyle uyandık. Bu sefer meselenin gezi parkı eylemleriyle ilgisi yoktu. Gözaltına alınanlar yoksul halk çocukları değil, tam tersine mevcut bakanların çocukları ve diğer yakınlarıydılar. Yolsuzluğa karışan bu insanlar, bakan babalarının haberi bile olmaksızın gözaltına alınmışlardı.

Çok şaşırdık ama şaşkınlığımız bakan çocuklarının  yolsuzluk yaptığına inanamamış olmamızdan değil, gözaltına alınmış olmalarından kaynaklıydı çünkü hepimiz başa gelen iktidar'ların yakınlarını semirtmesinin Türkiye'de bir gelenek olduğunu iyi biliyoruz. Çok geçmeden bu şaşkınlığımızı da atlattık çünkü meselenin AKP ile Cemaat arasındaki iktidar mücadelesinden kaynaklandığı anlaşıldı. Cemaat, kendisini saf dışı bırakmaya çalışan AKP'yi köşeye sıkıştırmak için yargı ve emniyet içindeki bağlantılarını kullanarak yapılan yolsuzlukları ortaya çıkartmıştı ve bizim de haberdar olmamız ancak bu vesileyle olmuştu.

Her geçen dakika mesele daha da büyüyor, internet sitelerinde dolaşıma sokulan belgeler gösteriyor ki, bu iş bakan çocuklarıyla kalmayıp bakanlara kadar uzayacak. Bu belgeler, telefon konuşmaları, rüşvet alınırken çekilen fotoğraflar ve rüşvetin kaydını tutmak için tutulan exel notlarından oluşuyor. Muammer Güler, Egemen Bağış ve Zafer Çağlayan haricinde yeni şüpheliler çıkar mı ya da bu iş Başbakan'a kadar uzar mı bilemiyoruz. 

Başka bir ülkede olsa Hükümet düşürecek bu iddialar Türkiye'de en fazla birkaç Bakan'ın istifası ve söz konusu bakan çocuklarının birkaç ay tutuklu yargılanmasından ibaret olur. Başbakan'ın kendisinin yolsuzluk yaptığına dair belge çıksa bile Hükümet, bu işten kolaylıkla sıyrılabilir. Hatta sıyrılmak bir kenara bu işten yeni bir mağduriyet çıkararak bu sürecin sonunda karşımıza daha da güçlü çıkabilir çünkü biz, yolsuzluğun ve rüşvetçiliğin ayıp sayılmadığı bir ülkede yaşıyoruz.

Turgut Özal Başbakan olduğu dönemde, kendisine memur zamlarının yetersiz olduğu söylendiğinde "benim memurum işini bilir" diyerek memurları rüşvete teşvik etmişti. Bizzat bir Başbakan tarafından yapılan bu teşvik, toplumda herhangi bir tepkiye sebep olamamıştı çünkü toplum da Özal gibi bu meseleyi çok sıradan bir olay gibi görüyordu. "Bal tutan parmağını yalar; devletin malı deniz yemeyen keriz ve götürene maşallah, götüremeyene inşallah" gibi atasözleri toplumun yolsuzluk ve rüşveti sıradan bir olay olarak görmesi bir yana hayranlıkla baktığının göstergesidir.

Bu atasözleri ortadayken AKP'nin bu süreçten yara alarak çıkacağını düşünmek büyük bir yanılgıdır. Murathan Mungan'ın da çok güzel bir şekilde ifade ettiği gibi "Türkiye'de her şey olabilirsiniz ama bir tek şey olamazsınız, rezil olamazsınız" 


                                                                  mütecessis seyyah (KapkaraMizah) on Twitter

                                                                  19.12.2013





5 Aralık 2013 Perşembe

Bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları eşittir ama AKP'liler daha eşittir.


Edebiyat tarihi, içerisinde birçok distopik roman barındırmaktadır. Gün geçmiyor ki, ülkede bu romanlardan bir parça görmeyelim. Yazarlar, Türkiye'nin bugün'ünü görüp yazmış olsalar ancak bu kadar benzeşebilirdi. Bunlardan birisi de George Orwell'in Hayvan Çiftliği adlı romanıdır. 

Her ne kadar, George Orwell'in bu kitabıyla Sovyet Rusya'yı eleştirmiş olduğu söylense de kitap Sovyetler Birliği'nin yıkılmasından sonra da güncelliğini korumuştur. Kitapta, sosyalist ve kapitalist devletler ayırt edilmeksizin sadece otoriter ve totaliter rejimlerin eleştirildiği iki uçlu bir yergi kullanılmış olması bunun temel sebebidir.

Kitabı kısaca özetleyecek olursak, Bay Jones'un çiftliğinde köle gibi çalışan hayvanların kendilerine yemlerinin verilmediği bir günde isyan ederek iktidarı devralmalarını ve sonrasında gelişen süreci anlatır. Çiftlikte iktidar, insanlardan alındıktan hemen sonra çeşitli kurallar konulur. Bunlardan birisi de "bütün hayvanlar eşittir" kuralıdır. Zaman geçtikçe domuzlar bu kuralı "bütün hayvanlar eşittir ama bazı hayvanlar (domuzlar) daha eşittir" şeklinde lehlerine değiştirirler.

Bu kitap ile Türkiye'nin benzeştiği nokta ise tam da budur. 2002 yılın'da AKP'nin iktidar olmasını da mevcut düzene karşı demokratik yollarla gerçekleşen bir isyan olarak görebiliriz. O gün, mevcut olan statükonun ötekileştirdiği ne kadar insan varsa bu partiye destek oldu ve onu iktidara taşıdı. İktidarının ilk yıllarında toplumun her kesimini kucaklayan bu partiye zamanla bir şeyler oldu. Önce Atatürk'çü (seküler) kesim ötekileştirildi, sonra cumhuriyet tarihi boyunca hep öteki olan Kürt'ler bir kez daha ötekileştirildi, daha sonra ise aykırı ses çıkaran herkes bu ötekileştirmelerden payını aldı ve ülkenin hapishaneleri muhaliflerle dolup taştı. Bütün bunlar olurken İktidar'ın gizli ortağı Cemaat de medyası ve devlet içindeki adamlarıyla bu cadı avına elinden gelen yardımı yapıyordu ta ki bir gün, sıra onlara gelene kadar. 

İktidarının ilk yıllarında "Bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları eşittir" diyordu AKP, tıpkı Hayvan Çiftliği'nde "bütün hayvanlar eşittir" dendiği gibi. Birkaç yıl önceye kadar "Bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları eşittir ama AKP'liler ve Cemaat'çiler daha da eşittir" deniyordu. Şimdi ise "Bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları eşittir ama AKP'liler daha eşittir" deniyor tıpkı kitapta "Bütün hayvanlar eşittir ama bazı hayvanlar daha eşittir" dendiği gibi.

Eşitlik, iktidar'ı elinde bulunduranların lehinde gelişirken iktidar olmayan insanlar başta olmak üzere diğer tüm canlıların aleyhinde gelişmesinin sebebi de yine aynı kitapta hayvanların bakış açısıyla söylenen şu cümlede gizlidir: "İnsanoğlu, kendinden başka hiçbir canlının çıkarını gözetmez."

  

Kaynak: George Orwell, Hayvan Çiftliği (Can Yayınları)                                                     

                                                                            mütecessis seyyah (KapkaraMizah) on Twitter

                                                                            05.12.2013







25 Kasım 2013 Pazartesi

Hepimiz, Franz Kafka'nın Joseph K'sıyız.


Franz Kafka, "Birisi, Joseph K. ile ilgili olarak yanlış bir suçlamada bulunmuş olmalıydı, çünkü yanlış bir şey yapmamış olmamasına rağmen bir sabah tutuklandı." cümlesiyle başlar Dava isimli kitabına. Bu kitabı okuyalı çok oldu ama ne o kitabı ne de o kitabın kahramanını unutamıyorum, unutturmuyorlar! 

Birkaç gün önce oyuncu Barış Atay ve onunla beraber beş kişi daha RedHack davasından gözaltına alındı. Bu bir ilk değildi ve son da olmayacaktı. Dün gece suçsuz oldukları anlaşıldığı için hepsi serbest bırakıldı, çünkü gerçekten suçsuzdular. Barış Atay, "twitterdan anlayan biri foto yüklerken neden internal server error verdiğini söyleyebilir mi?" diye twit atacak kadar bilgisayardan anlamayan bir insandı, eğer onu bile hacker olmak suçuyla gözaltına aldılarsa bir gün internetten gazete okuyup birkaç twit atabilen herkesi gözaltına alabilecekler demektir. Zaten savcılıkta da "gezi parkı sürecinde twit attın mı?" diye soru sormuşlar. Gezi parkı eylemlerinde 24 saat içinde 2 milyon twit atılmıştı, bu suçsa hepimiz suçluyuz. Hali hazırda "siber suçlarla mücadele daire başkanlığı" açılmışken bir gün hepimiz, twit attığımız için tutuklanabiliriz.

RedHack, KCK ve Ergenekon davaları söz konusu olduğunda devletin gözü kararıyor ve hukuk'un "aksi ispatlanana kadar herkes masumdur" ilkesini unutup "masumiyeti ispatlanana kadar herkes suçludur" cümlesini kendilerine şiar ediniyorlar. Herhangi bir şekilde delillerin karartılmasının mümkün olmadığı durumlarda bile insanları tutuklu yargılayarak özgürlüklerine el koyuyorlar. Suçsuzlukları ispatlanana kadar çoğu cezaevlerinde kötü koşullarından kaynaklanan, filmlere ve kitaplara konu olabilecek dramlar yaşamak zorunda kalıyorlar. 

Mevcut terörle mücadele kanunu ve iktidarın tavrı masum insanların suçlu ilan edilmesine çok açıktır. İdris Naim Şahin, 2011 yılında yaptığı bir konuşmada "terör sadece dağda çatışmayla olmaz şiir yazarak, resim yaparak, makale yazarak teröre destek olanlar var" demişti. Bu demek oluyor ki, hepimizde bir Joseph K. potansiyeli var. Bir sabah, ne suç işlediğimizi bilmeden twit attığımız, şiir okuduğumuz, resim yaptığımız ve makale yazdığımız için terörist sayılarak gözaltına alınabiliriz.

Kafka, Dönüşüm kitabında, sabah uyandığında kendisini böcek olarak bulan Gregor Samsa'yı anlatırken, Dava kitabında ise devletinin gözünde bir böcek kadar bile değeri olmayan bizleri anlatır.

Kaynaklar: 1) Franz Kafka, Dava (1925)   2)https://twitter.com/barisatay/status/379740292909637632  3) http://www.radikal.com.tr/politika/icisleri_bakanindan_yeni_teror_tarifleri-1073629 ) 4)Konuyla ilgili film önerisi: İn the Name of the Father

                                                                             




                                                                             mütecessis seyyah (KapkaraMizah) on Twitter


                                                                             26.11.2013







24 Kasım 2013 Pazar

Hırpalayan polisler, hırpalanan öğretmenlerin yetiştirdiği bir nesildir.


Sürekli değişen ülke gündemimizi son günlerde de eğitim sistemi işgal ediyor. Aslında olması gereken gündemimiz de tam olarak bu ama eğitim sistemini değil sonuçlarını konuştuğumuz için işgal kelimesini kullanıyorum. Dersaneler de, polisin Ankara'nın göbeğinde öğretmenleri hırpalaması da eğitim sisteminin dolaylı sonuçlarıdır.

Eğitim sistemimiz, her şeyden önce bilimsel değil, ideolojiktir. Okullar, devletin ideoloji pompaladığı kurumlar olarak görev görmektedirler. Bu ülkenin eğitim müfredatı yıllardır öğrenci şekillendirmeye yönelik yazılıyor. Milli eğitim'in çarklarından geçmiş bir öğrenci eğer sadece müfredat kitaplarıyla yetinmişse ideolojisi az çok bellidir. On iki yıllık zorunlu eğitimden geçen bu öğrenciler, devletin istediği makbul vatandaşlar haline gelmişlerdir. Bilimle uzaktan yakından ilgisi olmayan pragmatizme dayalı bu eğitimin sonunda seri üretim ile aynı fabrikadan çıkan ürünler gibi bu öğrenciler de birbirlerine benzer özellikler gösterirler. Görselde görüldüğü gibi aynı dünya görüşüne sahiptirler ve devletin istediği yönde gelişmelerini tamamlamışlardır. 

Bu anlattıklarım sanki distopik romanları andırıyor olabilir ama hepimiz bu süreçten geçtik. Devlet, Kürt vatandaşların çocuklarını asimile etmek için yıllardır okulları kullanıyor. Okula ilk geldiği gün, anadilinde konuşması yasaklandığı gibi başka bir dilde eğitime tutuldu. On iki yıllık eğitimin sonunda, öğrenci anadilini unutmuş ve çoktan başka bir dil ile düşünmeye başlamıştır.

Devlet, Alevi vatandaşların çocuklarını ise din kültürü ve ahlak bilgisi dersi ile sünnileştirmeye çalıştı. Bu öğrenciler bu eğitimin sonucunda sünni olmamış olsalar da aleviliğin hak bir meshep olmadığını kabullenmek zorunda kalmışlardır.

Devlet, dindar vatandaşların çocuklarını ise sekülerleştirmek amacıyla Atatürk'çülüğü
 dikte ediyordu. Alevi'ye zorunlu din dersi veren devlet, hali hazırda dindar ailelerden gelen çocukları da sekülerleştirmek istiyordu. Yani, vatandaşlar sünni olsun ama dindar olmasın istiyordu.

 Son on yıldır ülkeyi yöneten AKP iktidarı ise bu sekülerleştirmeyi azaltmakla kalmayıp müfredata Siyer ve Kuran derslerini de ekleyerek eğitimi daha da muhafazakar çizgiye çekmiştir. Eğitim sistemi iktidar olanın kendi ideolojisini pompaladığı bir araç, okullar ise bunu gerçekleştiren kurumlar olarak kullanılmaktadır. 

AKP öncesi devlet, ulusalcı, seküler sünni ve Atatürk'çü vatandaşlar yetiştirmek istiyordu. AKP sonrası devlet ise vatandaşın, milliyetçi, dindar sünni ve muhafazakar olmasını istediği için eğitim sitemini 4+4+4 olarak şekillendiriyor. 

Dersane ve öğretmenlerin hırpalanması olayına geri dönecek olursak da, dersaneler yıllarca öğrencisini şekillendirmekle uğraşan devletin vermeyi unuttuğu eğitimi öğrencilere vermek için ortaya çıkan kurumlardır ve öğretmenler gününden bir gün önce öğretmenleri hırpalayacak kadar gözü dönen polisler ise yıllarca okullarda devletin bekası için her şeyin makbul olduğu öğretilen öğrencilerdir. Hırpalayan polisler, hırpalanan öğretmenlerin yetiştirdiği bir nesildir.

Eğer sadece müfredat kitaplarını okuyan biri olsaydım ya öğretmenleri hırpalayan bir polis ya da öğretmenlerin meydanlarda düştüğü bu acı durum karşısında oh çekip alkışlayan bir vatandaş olurdum.Belki de destan yazdılar bile derdim ama demiyorum çünkü ben, Mark Twain'in de dediği gibi "hiçbir zaman okulun eğitimime engel olmasına izin vermedim"

Bugün öğretmenler günü, bu vesileyle öğrencilerine müfredat haricinde bir kelime olsun öğreten tüm öğretmenlerin önünde saygıyla eğiliyorum.


mütecessis seyyah (KapkaraMizah) on Twitter

24.11.2013