Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

24 Kasım 2013 Pazar

Hırpalayan polisler, hırpalanan öğretmenlerin yetiştirdiği bir nesildir.


Sürekli değişen ülke gündemimizi son günlerde de eğitim sistemi işgal ediyor. Aslında olması gereken gündemimiz de tam olarak bu ama eğitim sistemini değil sonuçlarını konuştuğumuz için işgal kelimesini kullanıyorum. Dersaneler de, polisin Ankara'nın göbeğinde öğretmenleri hırpalaması da eğitim sisteminin dolaylı sonuçlarıdır.

Eğitim sistemimiz, her şeyden önce bilimsel değil, ideolojiktir. Okullar, devletin ideoloji pompaladığı kurumlar olarak görev görmektedirler. Bu ülkenin eğitim müfredatı yıllardır öğrenci şekillendirmeye yönelik yazılıyor. Milli eğitim'in çarklarından geçmiş bir öğrenci eğer sadece müfredat kitaplarıyla yetinmişse ideolojisi az çok bellidir. On iki yıllık zorunlu eğitimden geçen bu öğrenciler, devletin istediği makbul vatandaşlar haline gelmişlerdir. Bilimle uzaktan yakından ilgisi olmayan pragmatizme dayalı bu eğitimin sonunda seri üretim ile aynı fabrikadan çıkan ürünler gibi bu öğrenciler de birbirlerine benzer özellikler gösterirler. Görselde görüldüğü gibi aynı dünya görüşüne sahiptirler ve devletin istediği yönde gelişmelerini tamamlamışlardır. 

Bu anlattıklarım sanki distopik romanları andırıyor olabilir ama hepimiz bu süreçten geçtik. Devlet, Kürt vatandaşların çocuklarını asimile etmek için yıllardır okulları kullanıyor. Okula ilk geldiği gün, anadilinde konuşması yasaklandığı gibi başka bir dilde eğitime tutuldu. On iki yıllık eğitimin sonunda, öğrenci anadilini unutmuş ve çoktan başka bir dil ile düşünmeye başlamıştır.

Devlet, Alevi vatandaşların çocuklarını ise din kültürü ve ahlak bilgisi dersi ile sünnileştirmeye çalıştı. Bu öğrenciler bu eğitimin sonucunda sünni olmamış olsalar da aleviliğin hak bir meshep olmadığını kabullenmek zorunda kalmışlardır.

Devlet, dindar vatandaşların çocuklarını ise sekülerleştirmek amacıyla Atatürk'çülüğü
 dikte ediyordu. Alevi'ye zorunlu din dersi veren devlet, hali hazırda dindar ailelerden gelen çocukları da sekülerleştirmek istiyordu. Yani, vatandaşlar sünni olsun ama dindar olmasın istiyordu.

 Son on yıldır ülkeyi yöneten AKP iktidarı ise bu sekülerleştirmeyi azaltmakla kalmayıp müfredata Siyer ve Kuran derslerini de ekleyerek eğitimi daha da muhafazakar çizgiye çekmiştir. Eğitim sistemi iktidar olanın kendi ideolojisini pompaladığı bir araç, okullar ise bunu gerçekleştiren kurumlar olarak kullanılmaktadır. 

AKP öncesi devlet, ulusalcı, seküler sünni ve Atatürk'çü vatandaşlar yetiştirmek istiyordu. AKP sonrası devlet ise vatandaşın, milliyetçi, dindar sünni ve muhafazakar olmasını istediği için eğitim sitemini 4+4+4 olarak şekillendiriyor. 

Dersane ve öğretmenlerin hırpalanması olayına geri dönecek olursak da, dersaneler yıllarca öğrencisini şekillendirmekle uğraşan devletin vermeyi unuttuğu eğitimi öğrencilere vermek için ortaya çıkan kurumlardır ve öğretmenler gününden bir gün önce öğretmenleri hırpalayacak kadar gözü dönen polisler ise yıllarca okullarda devletin bekası için her şeyin makbul olduğu öğretilen öğrencilerdir. Hırpalayan polisler, hırpalanan öğretmenlerin yetiştirdiği bir nesildir.

Eğer sadece müfredat kitaplarını okuyan biri olsaydım ya öğretmenleri hırpalayan bir polis ya da öğretmenlerin meydanlarda düştüğü bu acı durum karşısında oh çekip alkışlayan bir vatandaş olurdum.Belki de destan yazdılar bile derdim ama demiyorum çünkü ben, Mark Twain'in de dediği gibi "hiçbir zaman okulun eğitimime engel olmasına izin vermedim"

Bugün öğretmenler günü, bu vesileyle öğrencilerine müfredat haricinde bir kelime olsun öğreten tüm öğretmenlerin önünde saygıyla eğiliyorum.


mütecessis seyyah (KapkaraMizah) on Twitter

24.11.2013












26 Ağustos 2013 Pazartesi

Çocuklarımız okudukça isyan ediyor...




Başbakan, eski adı "Rize Üniversitesi" olan "Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi" geliştirme vakfı toplantısında eğitimle ilgili birkaç laf etmiş olabilmek için Sakallı Celal'in "bu kadar cehalet ancak tahsille mümkündür" sözünü kullanıyor ve ardından çocuklarımızın okudukça cahilleştiğini öne sürüyor.

Aslında Başbakan'ın okumak ve kitap üzerine söylediği ilk şeyler değil bunlar. 2005 yılında da TOBB Üniversitesi'nin açılışında öğrencilere "öğüt" verirken "Benim zamanımda nice arkadaşım vardı, çok okurlardı, kütüphaneleri vardı ama şimdi sefilleri oynuyorlar. Kitapların arasının dışındaki dünya eşittir başarı. Pratik önemli, girişimci bunu yakalamıştır. Siz de öyle yapın" diyerek öğrencileri okumak yerine girişimciliğe teşvik etmişti.

Başbakan bunları herhangi bir yerde değil, üniversitelerin içinde yaptığı konuşmalarda dile getiriyor. Kitap okumayı sevmeyen bir insanın Başbakan olmasından daha vahim bir şey varsa o da kitap okumayan ve eğitim kurumlarını sadece girişimci-ara eleman yetişmek için kullanılan yerler olarak gören bir insanın isminin bir üniversiteye verilmesidir.

"Bu kadar cehalet ancak tahsille mümkündür" sözü Nazım Hikmet'in, Haldun Taner'in ve Ali Sami Yen'in hocası Sakallı Celal'e pek yakışıyor fakat Başbakan bile olsa kitap okumayı sevmediğini her konuşmasında belli eden bir insanın ağzında pek sırıtıyor.

Bakan Taner Yıldız, Gezi eylemlerinden sonra katıldığı bir programda "Eğitim seviyesi yükseldikçe AK Partinin hitap ettiği alanın daha da daraldığını görüyoruz, anketler bize bunu gösteriyor" demişti. Nitekim, Gezi Parkı'nda eylem yapan insanların ilk işi oraya kendi çabalarıyla bir halk kütüphanesi kurmak olmuştu. Başbakan'ın söylediğinin aksine çocuklar okudukça cahilleşmiyor olsalar da okudukça bilinçleniyor ve isyancı oluyorlardı.

Karşımızda, kendi yazdığı müfredat kitapları haricinde tüm kitapları tehlikeli ve sakıncalı olarak gören bir İktidar var. Bu yüzden, dünya klasiklerini bile yasaklamaktan geri durmuyorlar ve bize her fırsatta okumamamız gerektiğini telkin ediyorlar. 

Onların söylediğinin aksine biz, ilk ayeti "yaratan rabbinin adıyla oku" olan Kuran'ın emrini dinleyeceğiz ve okumaya devam edeceğiz...

Kaynaklar:  1)Alak Suresi 1.Ayet / 2)http://tr.wikipedia.org/wiki/Celal_Yal%C4%B1n%C4%B1z
3) http://www.radikal.com.tr/haber.phphaberno=1447184) http://www.radikal.com.tr/politika/erdoga_bu_kadar_cehalet_ancak_tahsille_mumkun-1147680/ 5) http://www.youtube.com/watch?v=ZnsftqyDGLQ


mütecessis seyyah (KapkaraMizah) on Twitter

26.08.2013









16 Ağustos 2013 Cuma

Bazen sarf edilen bir kelime, insanın hayatına bile mal olabiliyor...



Memet Ali Alabora, gezi eylemlerine katılan sanatçılardan sadece biriydi, fakat yandaş medya tarafından bu eylemlerin lideri olarak gösterilmesi sonucu kendisine sosyal medya üzerinden bir linç kampanyası başlatıldı. Bu linç kampanyasının başlatılıp sürdürülmesinde Melih Gökçek önemli bir rol aldı. Memet Ali Alabora'nın ne vatan hainliği kaldı ne de darbeciliği.

Memet Ali Alabora, gezi eylemlerine katılan diğer sanatçılar gibi ilk defa bir toplumsal eyleme katılan biri değildi, nerede bir hak arama mücadelesi varsa Alabora oradaydı. Ayrıca 2003 yılında Amerika'nın Türkiye üzerinden Irak'a müdahalesini öngören 1 Mart tezkeresinin Meclis'ten geçmemesi için de, savaş karşıtı forumlarda halkı bilinçlendirmek amacıyla görev almıştı. Karşımızda , batı'dan iyi bildiğimiz fakat Türkiye'de görmeye alışkın olmadığımız bir sanatçı tipi var, Alabora ne darbeci ne de teröristtir, o sadece toplumsal olaylara karşı duyarlı bir politik aktivist.

Bir yandan Twitter'da Melih Gökçek tarafından linç kampanyası yürütülürken diğer yandan Başbakan, Alabora'nın "Mesele sadece Gezi Parkı değil arkadaş, sen hala anlamadın mı?" twitini kanıt olarak gösterip "bu ülkede hukuk varsa, bunun hesabını soracağız" diyerek yargıyı yönlendiriyordu. Sosyal medya'dan yapılan linç kampanyası Alabora'ya ölüm tehdidi olarak dönerken Başbakan'ın yönlendirmesi sonucu "Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine karşı silahlı isyan" suçundan 20 yıl hapis istemiyle soruşturma başlatılıyordu.

Daha önceki tecrübelerimizden şunu biliyoruz ki, bu ülkede ölüm tehditleri, sadece tehdit olarak kalmıyor kısa süre sonra uygulamaya da geçiriliyor. Hrant Dink, bir yazısında sarfettiği, "Türk"ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, Ermeni'nin Ermenistan'la kuracağı asil damarında mevcuttur" cümlesi yüzünden önce ölüm tehditleri alacak-Türklüğe hakaretten yargılanacak ve kısa süre sonra öldürülecekti.

Kendisi de kurduğu cümleler-yazdığı romanlar dolayısıyla yargılanan ve bu yüzden uzun zaman yurt dışında yaşamak zorunda kalan Mehmet Uzun'un da dediği gibi,


"Kelimelerin çok pahalı olduğu bir toplumda yaşıyoruz, bazen sarf edilen bir kelime insanın hayatına bile mal olabiliyor"

Ve artık biz, sar fettiği cümleler yüzünden öldürülen insanlar görmek istemiyoruz...

Alıntı: Aşk Gibi Aydınlık, Ölüm Gibi Karanlık, Mehmet Uzun 

mütecessis seyyah (KapkaraMizah) on Twitter
16.08.2013


11 Temmuz 2013 Perşembe

Çocuklara da Analara da kıymayın efendiler...


Bu ülkede ne değişirse değişsin, annelerin çektiği acılar hiç değişmedi. Hükümetler değişir, sebepler değişir, insanlar değişir ama annelerin çektiği acılar değişmez. "Cennet annelerin ayakları altındadır" gibi dini bir referansa rağmen bu ülkede anneler'e her gün cehennem hayatı yaşatılıyor. Düne kadar memleketin doğusunda süren kirli iç savaş dolayısıyla acı çeken anneler, bugün memleketin batısında devletin evlatlarına uyguladığı zulüm dolayısıyla ağlıyorlar. 

Başbakan, grup toplantılarında altı aydır şehit haberi gelmiyor, bu ülkeye barışı biz getirdik diye övünüyorken diğer yanda gezi'de olanları protesto etmek için sokağa çıkan insanların ölüm haberleri geliyor. Bu ölümlerin müsebbibi, temel görevi insanları korumak olan kolluk kuvvetleri ya da kolluk kuvvetlerince göz yumulan elinde sopa-pala ya da silah olan insanlar (Başbakan'ın deyimiyle evde zor tutulan %50) oluyor. Bizler, memlekete barış gelecek gibi safiyane bir beklenti içerisindeyken sokaklarda 90'lı yıllarda, doğuda meydana gelen faili meçhul cinayetleri aratmayan ölümler meydana geliyor.

Ethem Sarısülük (26), bir polis'in silahından çıkan kurşunla; Medeni Yıldırım (18), bir asker'in silahından çıkan kuşunla; Abdullah Cömert (22), kim olduğu bilinmeyen kişilerce kafasına aldığı darbelerle; Mehmet Ayvalıtaş (20), eylem'in içine dalan sivil bir aracın ezmesi sonucu ve Ali İsmail Korkmaz (19),  eylem dönüşü eli sopalı kişilerce öldürüldü.

Bu ölümler'le insanlara verdikleri acı yetmiyormuş gibi, bir de insanları salak yerine koyan açıklamalarla katiller aklanmaya çalışılıyor. Onlara göre: Ethem Sarısülük, polis'in eline isabet eden taşın silahı ateşe vermesi sonucu öldü; Abdullah Cömert, eceliyle öldü; Mehmet Ayvalıtaş, trafik kazası dolayısıyla öldü; Medeni Yıldırım, havaya ateş eden askerin silahının üstüne atladığı için öldü ve Ali İsmail Korkmaz, eylemci arkadaşları tarafından devleti karalamak amacıyla öldürüldü. Devlet'e göre çoğu birer kazaya kurban gitti ama bu olaylar şunu gösteriyor ki, bu ülkede aslında hepimiz kazara yaşıyoruz. 

Her ne kadar bu ülkenin kazara yaşayan diğer gençleri, evladı öldürülen annelere "anne üzülme, evlatların burada" diyerek destek oluyor olsalar da, hiçbir şey evladı öldürülen bir annenin acısını hafifletemez, hele ki evladının katilleri ellerini kollarını sallayarak geziyorlarsa.

"Analardır adam eden adamı, 
Aydınlıklardır önümüzde gider
Sizi de bir ana doğurmadı mı?
Analar'a kıymayın efendiler

Koşuyor altı yaşında bir oğlan,
Uçurtması geçiyor ağaçlardan,
Siz de böyle koşmuştunuz bir zaman
Çocuklara kıymayın efendiler"

Alıntı: Nazım Hikmet Ran





18 Haziran 2013 Salı

Vurarak-kırarak değil, durarak !


Gezi eylemleri ilk olarak birkaç genç tarafından başlatılmıştı. Bu gençler, parkın içine çadır kurup kitap okuyarak eylemlerini, barışçıl bir şekilde sürdürüyorlardı. Polis'in sabah ezanında parkı basıp gençleri darp etmesi ve çadırlarını yakması toplumda bir duyarlılık oluşturdu. Sonrasında ise bu direnişe destek olmak ve o gençleri yalnız bırakmamak için yüz binlerce insan Gezi Parkı'na akın etti. 

İnsanlar o parkı şenlik alanına dönüştürdüler, egemenler şaşırmışlardı, ne yapacaklarını bilemez halde bu topluluğu analiz etmeye başladılar. Bu eylemciler, herhangi bir partinin yandaşları değil, yirmili yaşlarında olan ve daha önce hiçbir eyleme katılmamış insanlardı; bir liderleri yoktu; protestoları, orantısız zeka-mizah ve ironi kokuyordu; uğruna mücadele ettikleri şey ise daha önce Türkiye siyasetinde yer bulamamış olan doğa sevgisiydi ve bu, demokratik-barışçıl eylemler toplumun çoğunluğu tarafından haklı bulunuyordu. Rüzgar'ı tersine çevirip bu eylemlerin seyrini değiştirmek için o grup, provake edilmeliydi. 

Çok geçmeden polis, eylemcilere karşı biber gazı-tazyikli su ve jop kullanarak onların da şiddete yönelmesini sağladı. Bazı eylemciler ya da provakatörler, kamu malına zarar verip polisle çatışma durumuna gelmişlerdi. Bu görüntüler televizyonlarda gösterildikten sonra "bunlar marjinaller, başta barışçıldı ama artık değil, biz de şiddet kullanmak istemezdik ama bizi mecbur bıraktılar" gibi kalıplarla uyguladıkları şiddeti meşrulaştırdılar. Halk, bu şiddete dayanamayarak başta Taksim Meydanı olmak üzere tüm alanları terketmek zorunda kaldı.

Dün akşam 20.30'da bir vatandaş, Taksim Meydanı'nda ayakta durarak tepkisini dile getirdi. Başta tek başınaydı, ilerleyen saatlerde yanında yüzlerce ve ülkenin çeşitli yerlerinde binlerce kişi aynı protestoyu gerçekleştirdi. Bu kez provake olmayacağız, bu kez sizin silahınızla sizinle savaşmayacağız, bu kez oyuna gelmeyeceğiz çünkü John Lennon'un ne demek istediğini artık daha iyi anlıyoruz.

"Olay şiddet kullanımına dönüşmeye başladığı zaman, sistemin oyununa geliyorsunuz demektir. Yerleşik düzen sizi, kavgaya sokmak için kızdırmaya çalışacak, sakalınızı kesecek, yüzünüze fiske atacaktır. Çünkü, siz bir kere şiddete başvurduktan sonra sizinle nasıl başa çıkacaklarını iyi bilirler. Nasıl başa çıkamayacaklarını bilmedikleri tek şey, şiddet dışı eylemler ve mizahtır"

Alıntı: John Lennon

18.06.2013






5 Haziran 2013 Çarşamba

Bir Çapulcunun Günlüğü




Dün, benim gibi çapulcu olan halkımla Ankara Kızılay Meydanındaydım,  ama öncesi de var tabi.  Evden çıkacağım zaman, annem beni göndermek istemedi. Eylemlerde polis şiddeti dolayısıyla ölenleri saydı, "ben seni yerde bulmadım oğlum" dedi, kendince haklıydı da. Sonunda ısrarlarıma dayanamayarak, yolumdan çekilmişti. Kapı ağzında, annemi haklı çıkarırcasına kendisine sarılarak helallik istedim, sanki demokratik bir eyleme değil de savaşa gidiyormuş gibi.

Eylem alanına vardığımda, annemle karkularımızın yersiz olduğunu düşündüm çünkü insanlar, davul-zurna eşliğinde halay çekiyorlardı, ben de müdahil oldum. Birbirini tanımadığı halde, birbirine bu kadar sıcak davranan bir topluluğu daha önce hiç görmemiştim. Orada Alevi-Sünni, Sağcı-Solcu ya da Türk-Kürt ayrımı yoktu, birbirimize tüm bu kimliklerin çok üstünde olan "çapulcu" kimliğiyle bağlanmıştık çünkü Başbakan, bizi öyle nitelendiriyordu. Bu İktidar döneminde ötelenen, ötekileştirilen kim varsa "çapulcu" kimliğiyle oradaydı.

Akşama kadar, piknik alanı gibi şen- şakrak olan, hiçbir olayın gerçekleşmediği bu alan polis'in girmesiyle gaz altında kaldı. Polis sağa sola gaz bombası atıyor, halkın üzerine TOMA'lar ile su sıkıyordu. İnsanlar, can havliyle kaçıştılar, mecburen ben de kaçtım. Annem bir kez daha haklı çıkmıştı. 

Halbuki, eylem alanında gördüğüm insanlar, İktidar'dan şiddet görmek değil, "özür dilerim, sizi de seviyorum, sizi anlıyorum, size saygı duyuyorum" gibi birkaç sevgi sözcüğü duymak istiyorlardı.

Yağan yağmurun etkisiyle iliklerime kadar ıslak halde eve geldiğimde, sesler duymaya başladım. Muhtemelen az evvel şiddete maruz kalarak alandan ayrılmak zorunda bırakılan insanlar, farklı bir protesto yolu geliştirmişlerdi ve bunu evlerinin balkonuna çıkıp tencere-tava ve ıslık çalarak yapıyorlardı. Tek başına hiçbir şey ifade etmeyen bir tencere sesi, tüm ülke tarafından çalınınca müthiş bir senfoni etkisi yaratıyordu. Üç-beş çapulcunun sesini kısan İktidar, ülke genelinde  çalan tencere-tava, ıslık ve yuhalamadan oluşan, çapulcuların senfonisini susturamıyordu, susturamazdı da.

Şiddetin çözüm olmadığını anlatmaya çalıştığımız bu yazımızı da  Gandhi'den bir alıntıyla bitirelim,  "Sevgi insanlığın, şiddet hayvanlığın kanunudur"


06.06.2013







3 Haziran 2013 Pazartesi

Bu İktidar Sosyoloji Bilmiyor




Halkın gösterdiği direnişi sürekli olarak Hükümet'in aldığı oy oranlarıyla karşılaştırarak küçümsemeye çalışanlar var. Hükümet, bu ülkenin %50 sinin oyunu almış olabilir ama şu bilinmelidir ki, oyunu alamadığı bir %50 daha var. Geriye kalan bu %50 bugüne kadar kendisine yapılan her türlü haksızlığı sineye çekti ama Gezi Parkı'nda yaşanan olaylar bardağı taşıran son damla oldu. Sonuç olarak,Türkiye'nin gelmiş geçmiş en apolitik gençliği sokağa döküldü. 

Dış basın, Türkiye'nin kuruluşundan bu yana bu kadar kalabalık bir kitlesel eyleme sahiplik etmediğini söylerken; Başbakan, bu kitleyi "üç-beş çapulcu olarak" nitelendiriyor ve Başkent'in AKP'li Belediye Başkanı Melih Gökçek, muhalif bir takipçisine "vallahi sizi bir kaşık suda boğarız" diyordu .Şüphesiz ki Başbakan'a ve Melih Gökçek'e bu cesareti, referandumda aldıkları %58 oranındaki evet ve son genel seçimlerde aldıkları %50 oranındaki oy potansiyeli veriyordu.

Peki, Başbakan'ın üç beş çapulcu olarak nitelediği bu insanlar neden sokaklara dökülmüşlerdi ?  
Adam yerine konmak istedikleri için; fikirlerinin önemsenmesini istedikleri için; tek adamın dayatmasını istemedikleri için; hayat tarzlarına müdahale edilmesini istemedikleri için; geçmişte şiir dolayısıyla tutuklanmış bir insanın Başbakanlık yaptığı bir ülkede, şiir yüzünden yargılanan sanatçılar ( Fazıl Say) istemedikleri için; İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı iken 3.köprünün ağaçlar açısından katliam olacağını söyleyen bir insanın, Başbakanken 3.köprünün temelini atmasını anlayamadıkları için; geçmişte mazlum olduğunu söyleyen bir insanın, iktidara geldiği anda zalimleşmesini anlayamadıkları için sokaklara dökülmüşlerdi.

Karşımızda geçmişte yaşadıklarından ders almayan ve geçmişte yaşadıklarının rövanşını almaya çalışan bir iktidar var. Sokakta isyan eden kitleyi gördüğünde "bakın benim de evinde oturan bir %50'im var" diyen; "Reyhanlı'da-Uludere'de yanlış yaptın" dendiğinde, "araştırma yaptırdım halkım hala beni destekliyor" gibi bir cümle sarfedebilen bu iktidar sosyoloji nedir bilmiyor. Yaptığı her yanlışa karşı aldığı oy oranlarını işaret etmesi bundandır. Lutfedip, Sosyolog Kadir Cangızbay'ın bir yazısını okumuş
 olsalardı bu yanılgıya düşmezlerdi.


Ne diyordu Kadir Cangızbay, "Çoğunluk eğlence merkezlerine,kumarhanelere- kahvehanelere gidiyorsa ve kimse kütüphanelere-kitapçılara gitmiyorsa burdan kumarhanelerin iyi, kitapçıların kötü olduğunu mu anlayacağız? "




                                                                  mütecessis seyyah (KapkaraMizah) on Twitter

                                                                  04.06.2013